annie are you ok? are you ok annie?
püre meselesi
ön cephesi camekan olan asma kattaki odasından alt kattaki giriş, girişin de ön cephesi camekan olduğundan, o an lapa lapa kar yağmakta olan çiçekli bahar sokak görünüyordu. odada iki kişilik, sütlü kahve deri koltuk ve beyaz ferforje sandalyeden başka hiç eşya yoktu. ben saçımı koltuğun kolundan sallandırmış uzanıyordum, doktor da arka sağımda sandalyede oturuyordu. uzunca süre hiç konuşmadık. sonra zamansal sıralamadan bağımsız, aklıma geldiği gibi anlatmaya başladım.
cezmi püre’yi sahiden seviyordum. sahiden. sonlara doğru bir gece sinamada kalıp sabaha kadar konuşmuştuk. ayak bileklerimi sıkıca tutması vardı, bir de yersiz ziyaretleri. beyaza yakın sarı saçlarını hep aynı uzunlukta tutabiliyordu, belki beyazdı saçları. nadiren film izlemeye, genelde bizim salonda çalışan yakın arkadaşı bünyamin piramit’i görmeye gelirdi. üç arkadaşlardı; cezmi püre, cengiz sarı ve bünyamin piramit. cengiz sarı, başka mesele. onu da anlatacağım.
doktorun, ne dediğimi ya da ne yapmak istediğimi anlamaya çalışan bir yüz ifadesi vardı. kaşlar belli belirsiz hızlıca çatılıp bırakılırken gözler kırpıştırılırdı. bense ona bakarken merak ediyordum; birini olduğu gibi sevmek erdemken, ne olursa olsun sevmek neden kepazelikti? doktora kıyamam, öz kardeşime kıyarım, ona kıyamam. şu hayatta ‘kıyamadığım’ tek kimsedir. koltuğa yüzüstü uzanıp ellerini tuttum ve bu sefer en baştan tane tane anlatmaya başladım;
cezmi püre albino muydu, yoksa fazla mı sarışındı hatırlayamıyorum. kendisi şeffaf, gözleri hipnoz şekerinden bir adam. kesinlikle uzak durulması gereken bir başka beyaz. onu her gördüğümde, bende resmini yapma isteği uyandırıyordu. onlarca resmini yapmıştım. çoğu tual üzerinde bir çift kırmızı nokta ve sivri bir burun ucundan ibaretti. aslında ben başarısız bir ressamdım ve en sevdiğim eserim her zaman kalorifere dayadığım bir sonraki resim için bekleyen boş tual oluyordu. öte yandan bu bana özgü bir başarısızlık gibi de gelmiyordu; boş tual, çığlık’tan bile iyiydi o zamanlar.
tanımadığım bilmediğim bu duyguyu ilk hissettiğimde, onu bildiklerim üzerinden tanımlamaya çalışıp yanıldım. tabi.
cezmi püre, ultrasondan çıkınca yapılan çiş gibi değildi, ayakları denize sokmak gibi değildi, kurt cobain’in ölümü gibi değildi, 99 depremi gibi değildi, lost gibi değildi, skandal değildi, rutin değildi. hiçbir şeye benzemiyordu. her anımız bi’ aziz nesin ironisi ferahlığındaydı. zorlama değil, telaşlı değil. şu durumu ifade etmek için aşk fazla aksiyonlu, sevgi fazla naif, bağlılık ya da alışkanlık fazla hastalıklı, hayranlık fazla gerçekdışı kalıyordu.
- yani ‘’merhaba ben sıtkı sıyrılmış, ya sen kimsin?‘’
- ‘’deli kadın’’ der doktor
kar bütün gece yağmış, çiçekli bahar sokak bembeyaz olmuştu. doktorla sırtımızı cama, ayaklarımızı koltuğun arkasına dayayıp bayat boyoz yedik.
‘’bayat boyoz, dayatma salyangozdan iyidir’’ der babaannem.
koru’ya gittiğimiz akşam, haziran’ın 29’uydu sanırım. bay püre, benimle ya da herhangi biriyle asla gerçekten konuşmayacaktı, biliyordum. ses olsun diye konuşulacak her şey biter bitmez, suskunluğa dalmamıza izin vermeden, soğumuş çayı kafama dikip hızlıca söyledim; cezmi püre ben sana aşığım!
cezmi püre’ye aşık olmak, ancak kahtalı mıçı’nın karısı olmaktan biraz iyidir.
bir ihtimal burada şaşırtıcı olan cezmi püre’ye aşık olmam değil; cezmi püre’ye aşık olduğumu ikinci kez söylememdi.
cezmi püre susuyordu. o da bana aşkını itiraf etsin, öpüşelim ve sonsuza dek bir arada yaşayalım diye hayal etmiyordum tabi, cezmi püre’ydi bu. lay lay lom’du galiba ona göre sevmeler.
ve badammmm! bir gün eğer vurulursam aklımda en son güneş’e ait şu cümle kalsın lütfen; ‘ve greyfurtların içinden çıktı sarı kurt’
bir gün eğer vurulursam ağzımda en son güneşli çilek tadı kalsın lütfen.
evet ‘’sarı’’ benim ilavemdi. ve şair burada cezmi püre’ye mızmızlanıyor.
kardeşler çay bahçesi’nin ve aslında koru’daki tüm çay bahçelerinin özelliği çayın siz istemeden gelmesidir. ayrıca oturmaya devam ediyorsan, gelen çayı reddedemezsin de. bu yüzden sürekli çişim gelir ve çay bahçesinin tuvaleti de girilemez tuvaletler listesinin başında geldiği için kalkmak zorunda kalırız.
- doktor biliyorsun çişim her şeyden ama her şeyden, hatta senden bile önemlidir.
- ‘’deli kadın’’ der doktor.
açıkçası bazen sırf bunu desin diye deliririm.
şüphe ve belirsizlik kötü huylu tümörlerdir. şimdi bu ne demek acaba diye düşünmeyecektim. yoksa şu anı takip eden zamanda hiç konuşmadan iki çay daha içip, çişim sebebiyle eve dönmemiz anlamsız kaçardı. şimdiyse o akşamla ilgili anlamlı olan en azından bir şey var; greyfurttaki sarı kurt.
bizim hayatımızı çeken kameranın beyaz ayarı bozulmuştu ve her anımız anlaşılmaz geçiyordu. kusursuz bir anlaşılmazlık. sonraları bir gün, cezmi püre tıp okumak üzere ankara’ya gitti ve daha sonraları bir gün cezmi püre’nin öldüğü haberi ankara’dan geldi. nedenini hiç merak etmedim, my girl filmini seviyordum ve bence cezmi püre arı sokması sonucu ölmüştü.
hızla başlayıp, bir hışımla biten bir hikaye bu. cezmi püre, tanışmamızdan bir-iki sene sonra yukarıya ya da -tam olarak bilemiyorum- aşağıya teslim edildi.
sonrası; 1,2,3 tıp idi.
doktor bazen hastalaşmaya başlar, hemen ben doktor olurum.
- cezmi püre öleli çok oldu, o yüzden artık ölü sayılmaz.
ama ayrıca yeterdi. böyle tıp olmaz olsundu, doktor üzüldüğümü zannedecek, doktor üzülecek, doktor üzülürse bu sefer ben sahiden üzüleceğim. açılın ben doktorum diye salına salına olay yerine gelmekle olmuyor. kaçının, ben de doktorum!
doktor meselesi
yoğurt ve peynir kaplarını biriktireceğim günler hızla yaklaşmakta, sevdiğim şairleri yanlış hatırlayacak insanlarla dolu etrafım. sanırım hayatımın geri kalanını bir doktor gözetiminde geçirmeliyim. bu doktor olmazsa ben iki göz iki çeşme toprağa akarım. tedavi olmazsa ölecek hastalığına yakalandım, durumum bir ton pamuk ağırlığında. hemen bu kapıyı çalmalıyım, doktor saçımı ısırmalı ve sakinleşmeliyim. öyle mükemmel bir yerde, öyle mükemmel bir andayım ki, en kötü ihtimalle ölürüm.
hava soğuk, dükkanın birinde dean martin-that’s amore çalıyor ama neyse ki kar botlarımı giymişim.
apartmana girerken mırıldanıyorum; bells’ll ring ting a ling a ling ting a ling a ling…
doktorun ziline basarken parçalarım saçılıyor, pizza kraker gibi dağılıyorum. tippi tippi tay tippi tippi tay!
sonra hikayenin dokusuna uyumsuz, avam bir sesle uyanıyorum. kapının, en azından ding-dang-dong diye çalacağını hayal etmiştim fakat, zrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr’dı gerçek. uff’tu. ama neyse, sanki ben picasso muyum? tabi doktorun zili olsaydı ding-dang-dong diye çalacaktı, bu doktorun evinin ziliydi!
şimdi de kırmızı balık kaç kaç çalıyor kafamda, balıkçı hasan’dan ölesiye nefret ediyorum.
hepsi epi topu 19 saniyeden ibaret bir an. camın kenarından kalkıp kapıyı açıyor.
çocukken şaşırma eşiğimiz çok yüksektir, sonra hızla düşer, 30’dan sonra da yavaş yavaş tekrar yükselmeye başlar. kapıyı ‘’hayırdır’’ vurgusuyla açtı ama beni gördüğüne hiç şaşırmadı. daha çok sevinç, saf mutluluk. bense zaten doktoru her gördüğümde ağzımdan havai fişekler çıkartıyordum, gözlerim molotov kokteyli.
neyse ki çok geç olmadan olay taze sütlü dondurmaya intikal etti, artık doktor kontrolündeydim.
en azından şimdilik böyle. böyle iyi.

cezmi püre’nin ölümü, falan ajans 2012
illüzyonist rüyası
hem sırp hem müslüman, hem doktor hem pilot olması tuhaf.
ayrıca bi’ insan nasıl hem che guevara’ya hem bradley cooper’a benzeyebilir?
böyle birinin var olma ihtimali, benim onunla karşılaşma ihtimalimden düşük olsaydı, n’olurdu.
karşılaşmak sonsuz matematik. ve matematiğin bizzat kendisi bir zamanlar kötü bir ihtimaldi. üçgenin işe yaramazlığı geçmişten gelir, bundandır.
bir de penguen şeklinde bir uçurtma yapmışım ve o uçurtmayla birini öldürmüşüm, hatırlamıyorum. artık birbirimize cam serumlar fırlatmayalım. türklerle sırplar da kardeş olsun lütfen.
çünkü hepsi sirk gösterisi, hepsi illüzyon.
here we go again
zarif hanımlar, centilmen beyefendiler, pek sevimli minikler, inadi-nagri sirkine hepiniz yine hoş geldiniz!
bu akşam sizleri tekrar aramızda görmekten büyük sıkıntı duyuyoruz.
işin gerçeği ben deniz, ilkokul terk bir sirk cücesiyim ancak ergenlik dönemimde okuduğum bir kitabın girişinde yazan, daha sonra deniz kızı bir dostumun da hatırlattığı şu cümle benim bile ağrısız başıma dert olmuştur;
”herhangi bir kapalı dizgede düzensizlik daima artar.” termodinamiğin ikinci yasası.
işte sizleri bu akşam yine, her zamanki gibi burada görmek, inceliksiz zevkleri olan kaba burnuma ekvator çizgisinde beklemiş patates kokusu getirdi. bugün bu kalabalıkta sizin centilmen beyefendi, evet sizin, yalvaran ve hayran bakışlarınızı seçmek, beni yolculuk etmekten dahi nefret ettirdi.
mevzuyu merak ediyorsanız hala, yazar bu hikaye modern tarih kitaplarında,
eğer ısrarcıysanız bu eski gösteriye alkış tutmakta, açılıyor sahnemiz pek yakında..

kendi besteciklerimden nihavend makamında bir parça
kendimi bildiğimde evimiz, insansız viyana filarmoni orkestrası gibiydi. hala da öyle. anne de baba da müzisyen. ben de mozart’ın müziğe başladığı yaşlarımdan beri şunları hep duyarım;
sen neler çalıyorsun?
ee sen de bi’ şeyler çalıyorsundur herhalde?
senin de müziğe yeteneğin vardır?
annenden piyano öğrenmedin mi?
sesin güzeldir senin, bi’ şarkı söylesene. (hay haay)
gitar da mı çalmıyorsun?
hepsine topyekün bir kez daha cevap veriyorum; yok. dizekten nota okuyamam, daha dün annemizin’i detone olmadan söyleyemem, blok flütte süper baba bile çalamadım hiçbir zaman.
yani bir buçuk sene öncesine dayanan evlere şenlik klarnet virtüözlüğümü saymazsak benim evde dönen müzik olaylarıyla hiçbir alakam yok. ona da geleceğim.
babam müzik konusunda uçlarda bir yetenek. müzik kariyerine lisede bağlama çalarak başlamış. sonra ud, gitar, klarnet, ney, piyano, keman, mızıka, darbuka derken fark etmiş ki bi’ tepsi çay bardağıyla dört mevsim’i çalabiliyor. onu geçtim, ilk defa duyduğu bir ezgiyi eşzamanlı olarak çalabiliyor, dinlerken notalarını yazabiliyor falan. mutlak kulak deniyormuş böylelerine. mutlak kulak komik bir laf ama enteresan bir şey. annem o kadar büyük bir yetenek değil ama özellikle piyano, -solaklığına rağmen- yan flüt ve kemanda iyidir.
ben ailenin yüz karasıyım. sesim demet akalın’dan hallice, fakat kulak deyince demet akalın benim yanımda beethoven. çok iyi bildiğiniz bir şarkıyı bir de benden dinleyin. hayatta hiçbir şeyi biliyorum demeyeceksin. yalnız şarkı söylemek konusunda çok densizimdir. babam çalar ben söylerim bazen. baba yüreği içten içe üzülüyordur mutlaka ama n’aparsın, evlat. neşeli olunca fosforlu cevriye, olmayınca veda busesi söylerim. kendime ‘varolmayan sınırlar’ koymam. sertab erener, şebnem ferah, adele, whitney houston. bunların tüm şarkılarını söylerim. i have nothing’i toplamda whitney houston’dan fazla söylemişimdir. pek güzel şarkıdır.
dinleyici olarak da çok öyle ince zevklerim olduğu söylenemez. klasik müzik severim ama arabada power türk’ten şaşmam. power türk’te rafet el roman ya da funda arar çalıyorsa ikinci frekansım mydonose türk pop, karışık cd’lerim o kadar karışıktır ki kimse içinden çıkamaz. bon jovi, sergei trofanov, yıldız tilbe, travis, bach, ahmet kaya, lady gaga, beatles, coldplay, sezen aksu, vivaldi ilk 11’ini benim hazırladığım bir cd’de bir arada bulabilirsiniz. bu da olmadı.
hayır sırf anne-baba da değil, sülalenin geri kalanı da müzikle ilişkili insanlar. halam ud çalar, babaannemin sesi şahanedir, anneannemin öyle, dedem süper mızıka çalar :), herkes bir yerlerden tutmuş yani. çocukken de müzikten soğutmamak için hiç üstüme varmamışlar. aman kızım piyano çal, gel sana gitar öğreteyim falan hiç yok. küçükken bir kere annemin keman dersine gitmiştim. benden daha küçük bir çocuk gıy gıy süper keman çalıyordu. ben de keman çalmak istediğime karar vermiştim o zaman. sonra annem tamam ama keman çok emek ister, çok çalışman lazım dediğinde hemen vazgeçmiştim. hemen ama. keman güzeldi ama o kadar da değildi. hala benim genel tavrım bu; hiçbir şeyi uğruna emek harcamaya değer bulmuyorum.
neyse klarnet olayına geliyorum. günlerden bir gün, ojelerimi kurutmak için yine blok flütte çalabildiğim tek eser olan ‘dostluğun biz sevgisiyle’yi çalıyordum. süsüme de düşkün olduğum için o ojeler yıllardır gün aşırı yenilenir. komşuluk ilişkilerimizin zayıf olmasının bi’ sebebi de bu belki. gün aşırı do mi sol mi mi sol mi mi re re. devamı yok, başka parça yok. tekrar tekrar, kuruyana kadar. orta okulda sınıf bütün bir yarı yıl bu şarkıyı çaldı, benden bu kadar. o zamanlar anne ben idyot muyum ya? demiştim. kuzenim okuduğum okulun adı ‘geliştirme vakfı’ olduğu için sen gerizekalılar okuluna gidiyorsun ama üzülme diye söylemiyorlar demişti. aslında düşününce bütün bir dönem aynı şarkıyı çalışmamız düşündürücü tabi. aynı kuzenim bir kere de beykoz korusu’ndaki bi’ sünnet düğünü hazırlığının benim saçımı kesmek için yapıldığını söyleyip kandırmıştı beni. ben de ağlamıştım. yaş 5 falan ama.
neyse dağıldım, sonra gözüm flütün yanındaki klarnete takıdı. klarneti aynen flütü tuttuğum gibi tuttum ve üfledim. yuuu.
babam koşarak yukarı geldi. ben yeteneksizliğim konusunda küçük şakalar yapmak için üç kat merdiveni çıktığını zannederken o durup beni dinledi. o akşam klarnetle sarı gelin çalmayı öğrendim. meğer gizli yeteneğim buymuş. babam da ilk üflememde doğru sesi çıkarabildiğim için gelmiş.
tabi bu süreç, komşuluk ilişkilerimizi daha da yıpratmış olabilir. çünkü herkesin pek yapamadığı bir şeyi yapabildiğinizi keşfettiğiniz anda onu yaparsınız. sarı gelin’i hatasız çalmayı öğrendim, sonra ah istanbul’u. sonra da hevesim geçti zaten. ama o dönem bize rakı balığa gelen arkadaşlarıma, çakırkeyf klarnet çalmışlığım vardır. keyifli olmuştu.
çabuk sıkılmasaydım böyle sahneye falan da çıkardım belki. neyse artık.
güneş de doğar*
beatrice et benedict operasını izlemekten çıkıp, tek başıma meydana doğru yürüyorum. ekim başı olabilir, olmayabilir.
bundan 3 sene önce, yazın bir akşamında aşiyan yokuşu’nda kornayı hafifçe öttürdükten sonra –o an önünden geçtiğim- sülün osman’ın hocası aleko’nun yerine varmıştık. çocukluk arkadaşım pepe’yi oldukça uzun bir aradan sonra ilk defa o gün orada görmüştüm.
ondan da yıllar yıllar önce 12 haziran‘da pepe, bet yaakov sinagogu’nun hemen yanındaki ahşap evde dünyaya gelmiş. bundan üç sene sonra 18 haziran’da ben doğmuşum. güneş, akropolisli bir rum olan annesi elanor ve babası şevket bey kuzguncuk’a birkaç zaman sonra kışın taşınmışlar.
annem güneş’le ilk karşılaşmamızı hep anlatır. göz gözü görmeyecek kadar kar yağıyormuş. annemle, pepe’nin yeni doğan kardeşini görmek için pepelere gidiyormuşuz. ben karları tutmaya çalışıp bir türlü yakalayamayınca ağlamaya başlamışım. bir yandan annem bana karın tabiatını anlatırken, bir yandan da ben ama bunları tutamıyorum diye ağlarken karşımıza elanor ve güneş çıkmış/çıktı. buradan sonrasını çok net hatırlıyorum. saçının benim saçımdan çok daha güzel olduğu tartışmasız bir gerçekti. o güne kadar hiç benden daha güzel saçlı birinin varolabileceği ihtimalini düşünmemiştim. ayrıca benden daha güzel giyinmişti ve benden daha güzeldi. üzerinde lacivert beli kuşaklı bir kaban, kafasında aynı kumaştan lacivert bir bere ve boynunda kırmızı, yeşil, lacivert çizgili bir atkı vardı. benden ancak bir-iki yaş büyüktü ama çok uzundu. ben sümüklü bir toz beziydim, o güneşti. bir daha hayatım boyunca onunla karşılaşmak istemiyordum, pepe’nin, yeni doğan çocuğun ve bu dünyadaki diğer herkesin asla onu görmemesi gerekiyordu.
fakat güneşin, ezeli ve ebedi olması ihtimali, diğer her şeyin öyle olması ihtimalinden kat kat fazladır. değil mi.
ben hayatımın en büyük travmasını yaşarken onun kocaman gözleri haziran gününden yapılmış gibi parlamaya devam ediyordu. karları tutamıyorum bahanesiyle pepelere gidene kadar bağıra bağıra ağladım. belki de herkes onu çoktan görmüş ve benden daha çok sevmeye başlamıştı bile. benim bundan sonra tek çarem; kestane şekeri büyüklüğündeki bebekti. belki onu çok seversem, o da en çok beni severdi. o an için en pratik çözümüm buydu. annem pepe’nin annesine karları tutamadığım için ağladığımı anlattı, güldüler. pepe de bana acıyarak karın aslında su olduğunu söyledi. gerizekalı pepe, demiş miydim?
cim, gerçekten kestane şekeri büyüklüğünde ve gözleri de tam olarak kestane şekeri renginde bir bebekti. birkaç ay sonra; ayaklarını ısırıyordum, gülüyordu. kuşkusuz berlioz ailesinin en iyi eseriydi. az önce izlediğim beatrice et benedict’ten hatta requiem’den bile iyiydi.
güneş’le tanışacağı için pepe’yi hemen o gün arkadaşlıktan atmıştım. henüz görmediyse bile yarın öbür gün mutlaka görecek, saçını benim saçımdan daha çok sevecekti. ona çok kötü davrandım ve artık arkadaşım olmadığını, onun yerine cim’i seveceğimi söyledim. pepe’den intikam almak için o büzüşük bebeği her gün görmeye gidiyordum. pepe, daha o zamanlardan dengesiz ruh halime, gelgitlerime alışıktı, fazla umursamamıştı. ama ben konuyu uzattıkça uzattım. bir zaman sonra cim’e olan düşkünlüğüm yüzünden annem işe giderken beni anneannemlere değil berliozlara bırakmaya başladı. pepe okula, okuldan çıkınca da babasının yanına gidiyordu. çamura bulanmış pembe pamuk şekerinden yüzünü neyse ki hiç görmüyordum. o günlerde ona, onu hayatım boyunca bir daha hiç görmesem benim için bir şeyin değişmeyeceğini söylemiştim. yine fazla umursamamıştı. bir de artık en yakın arkadaşı bünyamin piramit vardı. bünyamin’i sokakta görseniz, bunun adı olsa olsa bünyamin olabilir dersiniz. öyle bünyamin bir çocuktu yani. bugün hala, pepe gibi bir kaldırım ciniyle nasıl o kadar uzun süreli bi’ arkadaşlık sürdürdü anlamıyorum.
her şey böyle yolunda gibi giderken bir gün korkunç bir şey oldu. pepe okuldan çıkıp erkenden eve geldi, yanında da güneş vardı. aynı okula gittiklerini hiç düşünmemiştim. ben evde çocuk bakıyordum, onlar okula gidiyorlardı. ikisi de düşmanımdı. ben toz bezliğinden tuvalet bezliğine sürülmüştüm. o gün pepe ve güneş birlikte oynadılar. ben cim’i bırakıp anneannemlere gittim. hayatım boyunca başıma daha fena bir şey gelemez diye düşünüyordum ama ondan sonra güneş hemen hemen her gün gelmeye başladı. varlığına bir hafta içinde alışıp, bir ay içinde nasıl olduysa bayılmaya başladım. başta, pepe, güneş ve ben birlikte oynuyorduk. bi’ süre sonra pepe opsiyonel olmuştu.
o kış yine pepe ve güneş’in okulda oldukları bir gün kapı çaldı. kışın ilk karı yağıyordu. okulun tatil edilmiş, güneşlerin eve yollanmış olabileceğini düşünüp pepe’nin annesiyle birlikte ben de kapıya koştum. kapıda çok komik bir şey duruyordu, o güne kadar gördüğüm en komik şey.
güneş’in kuzeni efe’yle o gün tanıştık. güneşlere misafirliğe gelmişlerdi, elanor da güneş okulda diye efe’yi menşure teyzelere, cim’le benim yanıma yollamıştı. üzerinde, üstünde rugby yazan gri kapşonlu eşofman üstü vardı. ona cim’le yaptığımız böcekli böreklerden ikram ettim. fazla hoşlanmadıysa da kendini kabul ettirebilmek için sesini çıkarmadan yedi. o gün kibirimden biraz feda ederek efe’ye iyi davrandım, bunu hala çok sık kimselere yapmam.
birkaç zaman sonra da ona şöyle dedim; ‘bence sürekli halley yediğin için marşmelova, marşmelovdan bile çok benziyorsun’.
meydana vardığımda, çocukluk zamanlarına dalınca, o an pepe’yi neden öldürdüğümü unuttuğumu fark ettim. nikko’ya sürekli küsüp, neden küstüğümü unuttuğumda bile biraz üzüntü duyuyordum ama pepe’yi neden öldürdüğümün zaten hiçbir zaman önemi olmadı sanırım. sadece o sahne o şekilde gelişmiş olabilir, bu yüzden de bütün filmi bu olayın üzerine kurmaya gerek yoktur. raskolnikov’la birkaç yüzyıl evvel tanışmış olsaydık koskoca bir edebiyat tarihi bambaşka şekillenebilirdi. belki 1984, tartışmasız dünya edebiyatının en iyi romanı olabilirdi.
nebi ve güneş beni meydanın kuzeyindeki otoparkta, arabada bekliyorlardı. ferdi özbeğen’in sesine gittim. güneş tek bacağını dışarıya uzatmış, ellie saab elbisesini de dizlerinin üstüne çekmişti. nebi de arkada yayılmış şarkıya eşlik ediyordu. el frenini indirdim. o son el frenini indirmeyecektim, demiş miydim?
bağıra bağıa dilek taşı söyleyerek villa belle epoque’a doğru sürmeye başladık. meydandan ev, tam 12 dilek taşı uzaklığındaydı.
aslında şov, hiç bitmediği için hiç başlamıyordu da. biz mevcut durumu şova çeviriyorduk sadece.

*hemingway
endişelendirme
sokağa çıkmanın matematiği var, başka yere gitmenin de. bunlar matematikle, üçgenden daha alakalı, üçgen geometriyle alakalı demiş miydim, dedim. zilli kırmızısı ruj, daha alakalı. aklına gelebilecek her şeyi böyle derecelendir. 1 matematik, 5 matematik, 8 matematik diye. üçgen 1 matematikse, ruj 23 matematik. oran bu.
bu sefer sokağa çıkmadan odamı toplayıp seni öptüm. beni öp çünkü ben bir çamaşır makinasıyım demeseydin de seni öperdim. nezaketen değil, tesadüfen değil, imzalı defter için değil, o ilk karşılaştığımızda giydiğin lacivert kabanın kapşonu için öperdim. beyaz yanak.
bir de hani ya ilk okuduğum ya da hiç okumadığım hemingway romanından bahsediyorum ya ara sıra. güneş de doğar. işte o 1.400.000 matematik. rın rın rın rın rın rın.

ferruh
ferruh, açıkça beni korkutmak ya da kızdırmak için bir şey yapmasa da varlığıyla bilinçli olarak huzursuz ediyor. bir klasik.
giderken döndüğümüz balo sokak’ta ikiz zenci kızlar, etrafı alçak duvarla çevrili bir alanda bisiklete binen iki tane bin ladin ve bu alandaki tek bankta oturan sarı suratlı bir çinli var. yanımda ferruh iti. kısa bir süreliğine, hayatımın geri kalanında göreceğim tüm kabuslar bir geceye toplanmış zannediyorum.
biraz ileriden sola döndüğümüzde karşımıza çıkan ilkokulun kantininden cicoz ve sulu göz alıyoruz.

forget all about the pressure of days na na naa
babaanne-dede

mea culpa
1.
miniminnacık ağzından çıkmaması için günlerce dua ettiğim üç kelimeyi, muhteşem türk aksanıyla 4 saniyede söyleyiverdi; ‘vaktim yok ceklin’
o an sanki brigitte bardot olmuş, ilyas salman’ı reddediyordu. öyle sükunetli bir kararlılık. bildiğim her şey başıma üşüştü, dünya kendini yavaşça omuzlarıma bırakıverdi. ben ilyas salman olmanın haklı hezimetini yaşarken, o da brigitte bardot olmanın haklı kibirini yaşıyordu. gülmemek için kendimi sıkı sıkı tutuyordum. aklımda brigitte bardot maskeli pepeler dolaşıyordu.
pepe berlioz, hector berlioz’un oğludur ve bir fransız türküdür*
kendisiyle bundan tam 23 sene önce kuzguncuk’ta tanıştık. bugüne kadar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemişti ama bu akşamdan itibaren onsuz yiyecektik. fenası, üç beş gün sonra dolandırıcı aleko’nun ucuz balıkçısına gidip rakı içecektik. geri zekalı pepe.
içi beyaz kürklü taba rengi paltomun iç cebinden vanilyalı cafe creme’imi çıkartıp, yakmadan dudaklarımın arasına bıraktım. üzerinde; ‘senin için, ancak bunu yakana kadar vaktim var’ yazan puro kağıdını ağzımda tutarken, ilyas salman vukuatının rövanşını alıp alamadığımı anlamak için, kahve makinasının ardından yüzünü görmeye çalışıyordum. ben tam bir geri zekalıydım ama hiç şüphesiz pepe bir idiottu. idiot idiot, idiotloji diye mırıldanıyorum, sonra gülmemi tutamıyorum. pepe hiç gülmüyor. geri zekalı pepe.
paris’ten 20 kilometre uzaklıktaki bir benzinliğin içindeki bar görünümlü kahve dükkanında oturuyoruz. pepe bir süredir burada çalışıyor. saat 19:27, sadece ikimiziz ve kalashnikov çalıyor. bu şarkının bazı amerikan eyaletlerinin kanunlarında, cinayet cezalarında hafifletici unsur sayıldığı pek bilinmez. oysa bonasera, ‘i believe in america’ derken biliyordu. bunları düşünürken bu görüşme iyice canımı sıkmaya başlıyor. eskiden olsa, böyle karşılıklı, birbirimizle hiç ilgilenmeden, hiç konuşmadan saatlerce oturabilirdik ama artık 5-10 dakikalık sessizlikler bile gerginliğe dönüşüyor. geri zekalı pepe.
o üç tatlı kelimeyi takip eden 10. dakikada gözüm kolumdaki hermes saate takılıyor. çizmemin içinden revolverimi çıkarıp, ‘baaaam!’ onu tam göğsüyle karnının arasındaki oyuktan vuruyorum, sessizlik bitiyor, pepe ışık hızıyla ölüyor.
sevdiğiniz biri öldüğünde, onunla olan tüm güzel anılarınız büyük bir felakete dönüşür, zehirli oklar olarak vücudunuzun her yerine saplanırlar. sevdiğiniz birini öldürdüğünüzde ise, güzel anılar sizi keyiflendirirmiş. ya da bu durum sadece pepe için geçerli olabilir, bilemiyorum. dükkandan çıkarken aklıma çocukken yaptığımız bir şey geliyor; mahallenin tozlu bakkalından aldığımız gofretlerden birer ısırık aldıktan sonra, bunlar bayat, değiştirmek istiyoruz diye gitmiştik. üstelik adamın ağzını açmasına fırsat vermeden dünyanın çirkefliğini yapmıştık. gülerek 99 model kiralık buick’ime doğru yürürken, cafe creme’imi yakıyorum. raskolnikov kadar hisli bir çocuk olmadığım için, onun yıllarca sürdürdüğü vicdani muhasebeyi ben arabaya binene kadar hallediyorum.
cd çalarda, üzerinde kalın uçlu cd kalemiyle ‘özlenecek şarkılar’ yazan bir cd var. ferdi özbeğen’den dilek taşı’nı dinleyerek paris’e sürüyorum. ben gülmeyi sevdiğim için değil, gerçekten komik.
2.
palais garnier’nin otoparkında nebi’nin arabasına yaslanmış güneş’i görüyorum. benim güzel şems’im. park yeri ararken, ‘güneş de doğar’ diyorum içimden. bu, hiç okumadığım hemingway kitabının adıdır. bu kitap diğer tüm kitaplarıma göre ince uzun bi’ ebatta olduğu için, halikarnas balıkçısı’nın bilgi yayınevi’nden çıkan kitaplarını edinene kadar kendisini çekmecede ‘muhafaza’ etmiştim. halikarnas balıkçısı olmasaydı, kitaplığımda asla bir hemingway kitabı olamayacaktı. ben onu eve köye sokmazdım da ernest şakir’e dua etsindi.
o son el frenini çekmeyecektim. arabanın kapısını güneş açıyor;
- başın sağ olsun ceklincim (sırtı açık, uzun, siyah vera wang bir elbise, kestane şekerinden lülükler, pırlantadan bi’ gülümseme, hastalıklı başım hiç bu kadar sağ olmamıştı)
arabada, çizmelerimi iğne topuklu louboutinlerimle değiştirirken, güneş’e gülüyorum. açık kapıya yaslanmış bekliyor. arkadan üzerinde smokini, elinde sigarasıyla nebi geliyor. nebi’çim bir şey bu? biçimli dudaklarına kelebekten bir öpücük. ben arabadan inince, güneş’le önce nebi’nin kollarına sonra muhteşem palais garnier’e giriyoruz. burada hiç kimseyi, hayat mecmuasının bile nostaljik değer taşıdığı 2011 yılında olduğumuza inandıramazsınız.
bu akşam izleyeceğimiz 3 perdelik saraydan kız kaçırma, ankara opera sahnesi’nde izlemediğim ilk opera eseriydi. yıllardan 94, 95 gibi. annem beni operaya götürmek istemiş, bunun için de o zamanlar sahnelenen en hafif eser olan saraydan kız kaçırma’yı tercih etmişti. lakin o akşam opera sanatçılarından biri rahatsızlanmıştı ve verdi’nin dört perdelik aida operasını izlemek zorunda kalmıştık. sanırım 2003 ya da 2004 yılında, la traviata’ya kadar bir daha hiç operaya gitmedim. tavsiyem, eğer bir opera izleyicisi olmak niyetindeyseniz, asla aida ile başlamayın.
nedenini gerçekten bilemiyorum, birbirimizle hiç konuşmadan, bir ağızdan mırıl mırıl la vie en rose söyleyerek locadaki yerimizi alıyoruz ve belmonte sahneye çıkıyor.
8 kişilik locada, üçümüzüz. nebi ve güneş ellerimi tutuyorlar. saraydan kız kaçırma’yı ikinci kez izlemiyorum. aklıma nebi’nin beşiği geliyor. aslında ona alınmış ama abisi ondan önce doğunca, bir süreliğine abisi kullanmış.
her zaman söylüyorum; üçümüzün iq’sunu toplasan 3 etmez.
*hector berlioz bir alper canıgüz kahramanıdır. (bkz: tatlı rüyalar)


’..deterjandan yaplımış bir balonun içinde koşuyordum..’
bu kaç?
canımın içi,
üçgen bir geometri terimidir, matematik değil ki.
işte gemlik zeytini gözlerini parlatarak, bana ilham vermesi için söylediğin tek şey, bunu düşündürdü.
oysa olasılık kesinlikle bir matematik terimidir. matematik gibi gerçeklik dışı bir kurgunun bize en yakın kısmıdır. biliyorum buradan hiçbir yere varılmıyor ama taktım bir kere.
canımın içi, düşünsene,
ya ben olasılığı seviyorsam?
geçen gün, senden ayrıldıktan sonra kitapçıda murat uyurkulak’ın bir kitabını gördük, ismi tol. şöyle başlıyordu; ‘devrim vaktiye bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’
seninle keyfimizin terasında, karşılıklı şarap içmek ise hala devrimden çok daha güzel bir ihtimal ve çok güzel.
seni seviyorum.
şimdi buyur lütfen;
daha önce çok daha kötülerini yazdığım halde, bu yazıyı yazamayacağım.
bundan sonra tek bir cümle daha kuracak olursam, o benim gayri meşru çocuğumdur. tekini kaybettiğim terliğimdir, şifresini unuttuğum banka kartımdır. tam şu an, benden herhangi bir beklentisi olan herkesten özür diliyor ve onlara ağzımdan asla duyamayacakları edepsizlikte küfürler ediyorum.
sirk savaşları
birbirimizin gözüne pamuk şeker sapı saplayarak sürdüreceğimiz kanunsuz savaş, başlamıştır. şimdi tatlı bir baş ağrısıyla, kan kaybeder gibi, yavaşça neşeli kalabalıktan kopuyoruz. sirk hoparlöründen atilla taş’ın ham çökelek şarkısı etrafa saçılıyor. katilin pamuk şekerci, palyaço, baloncu, dondurmacı ya da polis olduğu, gerçekten karmaşık bir cinayetler zincirini bu.
iş gittikçe güzelleşiyor. etrafta onlarca filiz akın ve biraz da sadri alışık var. kusmak, koşmak ya da bağırmak mümkün değil. bunun, sabaha karşı 4 civarında vuku bulan, sempatik bir kabus olmasını dilerdim. bir kabusun da bütün karakteristik özelliklerini taşıyordu aslında ama omzumda bana gülümseyen duvartırmaşık kuşumun gagası, leş kokulu tarhana çorbaları kadar gerçekti. filiz akınların tamamı, beyaz mini elbiseleri ve inci küpeleriyle dönme dolaba binmişler. dudakları, yumuşak bir kahkaha sahnesinde donmuş kalmış. bir sirk kaosu, her 10 kütüphane memurundan 8’inin bilinçaltı fotoğrafı olabilecek kadar sıradan bir kurguyken, şu yaşananlar, fotoğrafı çekilemeyecek kadar hızlı cereyan ediyor. leş tarhana kokulu evinden, kahvehaneye yollanan eski kumarhane sahibi hayri bey bile, ahtapotun 8. kolu vasıtasıyla oyuna katılıveriyor. elma şekerci etkileyici şıklıkta bir hareketle şekerin sapını palyaçonun kalbine saplıyor. palyaçonun gözünden gelen yaşlar, yüzündeki gözyaşı şeklideki boyayı akıtıyor ve suratında ölgün bir gülümseme kalıyor. yaşasın koulrofobi. saat 21:54
uçak kazası
bu bir katolik nikahı, bu bir asit yağmuru, bu megan fox’un sirke kokan baş parmağı.
hava müzesinden çaldığım f-84’ün kokpitinde, duvartırmaşık kuşumla yapayalnızız. tam şimdi düşürsem uçağı, kırmızı kara kutumuzdan duyulacak teş şey, atilla taş’ın avam sesi. aklıma flight simulator oynadığım sevimli bir gün geliyor. kuşun düşmesine engel olamasanız bile, nereye düşeceğine karar verebiliyorsunuz bazen. uçağın burnunu, filiz akınlardan birinin burnuna doğru çeviriyorum. bir uçak kazası, büyük bir etki yaratabilir ve bu oyuncak kabus son bulabilir diye umuyorum. bu akşam, hiçbir şey planladığım gibi olmuyor. bu korkunç uçak kazasından, 72 tane filiz akın, ben ve duvartırmaşık kuşum sağ kurtuluyoruz ama bizim haricimizde birkaç kişi çıkan dumanlar yüzünden nefes alamayarak ölüyor. meğer o akşam astım derneği’nin 30. yıl yemeği bu civarda bir yerde verilmiş. astımlılar, uçak kazası sonucu hayatlarını kaybediyorlar. saat 22:16
incir
‘bardacık yeen mi?’
gördüğüm tek şey, bana yarık incir uzatan bir teyze ve onun ağız çevresi kırışıklıkları.
‘su daha iyi olurdu aslında’ gibi, teyzenin dil matematiğine hiç uymayan kelek bi’ cümle kuruyorum. teyze bir zaman sonra elinde bir sürahi, bir de bardakla başımda beliriyor. etrafta lunapark kalıntıları, sirk atıkları var. ben çöplükte bayılmışım, teyze ne yapmış bilmiyorum zaten ben suyu içerken yok oluyor. pilot başlığım ve ateşim çıkmış. saat 08:47
son
her son bir başlangıçtır derler. bunun o sonlardan biri olmaması için dua etmem gerekir. biliyorsunuz, yanımda siz varken başlayacak olan şey pamuk sarayında prenses düğünü olmayacak. ya böyle sirk cinlerinin saldırısı ya kır düğününde dehşet saçan filler. o yüzden durağan son iyidir.

ne yapıyorum?
niyetim, ‘majezik’ten çok polarize cama güvenirim’ tadında, böyle karizmatik gibi ama komik, saçma bi’ cümle kurmak, sonra da baş ağrısıyla sabahı etmek. çünkü bu, bana yakışacak bir davranış. bu tam bana göre bir iş.
sonra otel odasından kur’an çalacak bir tipe benzememenin tüm avantajlarını kullanıp, belki de islam tarihinin ilk matbaa baskısı kur’an hırsızı olduğunu biliyorum. sonra da o kur’an’ı bir gazoz fabrikasının bahçesinde, gökten baya su yağarken okuduğunu. çok edepsiz olduğunu ama isviçre çikolatası gibi gülümsediğini bilmeyen yok.
sonunda da seccadenin üzerine oturup sordum; allahım, sence ben şu an ne yapıyorumdur?

yanıltıcı blöf *
esrar, başbakanın ulusa sesleniş konuşmasıdır.
maça
hatırlamıyorum kaç zamandır, elim bir maça yediye mahkum.
çekiyorum üç, çekiyorum sinek, çekiyorum vale. ben o malum yediyi bir türlü çekemezken, dönemin başbakanının yatalak sesi de televizyonda hışırdıyor. bunu laf olsun diye söylemiyorum, başbakan baş parmak kanserine yakalanmış, büyük başın derdi büyük olur diyor herkes.
benim aklım bir tek yedide. ah maça yedi, nasıl da güzel gelmezsin. elimi desteye her atışımda kumarbazca coşkulu bir duygu. umut mudur, arzu mudur kestiremiyorum. çekiyorum beş, çekiyorum kupa, çekiyorum papaz. bir maça yedim olsaydı, karnıbaharları bile affederdim oysa ki.
bir maça yediye biterdim, bir maça yediye kazanırdım.
söylemeye gerek var mı? bir şey akla bir kere gelir, geri dönüşü yoktur. akla gelen, başa gelenden daha çok çekilir, daha çok çektirir der joker. istavrit de bir defa geldi aklıma işte. gümüş rengi saçları, iri kristalden siyah gözleri ve parlak papyonuyla lakabını güzelce taşıyordu, gerçek ismi bilinmeyenlerdendi. birkaç sene önce joker’le, annesinin cenazesine gittiğimizde akrabalarıyla tanışmıştık. babası bile istavrit diye sesleniyordu. aklıma gelen başıma geldi. kalktım sarıyer’e gittim, ilginçtir o zamanlar istanbul’un en güzel yoğurdunu kanlıca’da değil, sarıyer’de yiyebilirdiniz. deniz kenarında oturduk biraz, neden geldin falan diye sormaz, pek konuşmayız. yoğurdumuzu yedik. yoğurdun son kaşığını ağzından çıkarırken; aslında dedi, yoğurt böyle tek başına yenecek bir şey değil. gülümseyeceğmi biliyordu; ama biz zehirlendik dedim. gülümseyeceğini biliyordum.
o akşam başbakanın ölüm haberi, sarıyer spor’un 1. lige yükselişi haberini gölgede bıraktı, hiç konuşmuyorduk. hiç kimse konuşmuyordu. bir gece orada kalacaktım, kardeşi yatağımı hazırlamıştı bile. gelip şöyle bi’ baktı odaya, allah rahatlık versin derken, eli eski, siyah, döndürmeli elektrik düğmesine gitti. maça 7 dedim, neden gelmedin?
sonrası karanlık.
sinek
kaçıncı partiyi oynuyoruz joker bilir. beni, kendisinin bile yerini dolduramayacağı bir kağıda muhtaç bıraktı ibne. öyle afili yeniliyorum ki saatlerdir, ben kazansam bu kadar şatafatlı bir olayın parçası olamazdım. bunlar hep, ama hep aynı kağıt yüzünden; sinek üç.
yeri gelmişken; bela karşınıza maça beş, sinek altı, kupa on ya da karo dokuz olarak çıkabilir. hiç fark etmez, gelmeyen hep o’dur. kumarhane sahibi hayri bey, sigarasını emerken tıslıyor; ‘gelmez puşt’.
ispinoz, babasını hayal meyal hatırlıyor. sanki hep o küçücük balkonda oturan, cızırtılı el radyosundan fenerbahçe maçlarını dinleyen, kendi halinde, hayata karşı mahcup bi’ garip adamdı. zamanın ünlü bir kuşbilimcisi olan babasından ona kalan bir lakabı var; ispinozum diye severmiş oğlunu. kısa boyu, tedirgin bakışları ve yakışıklılığına rağmen merhamet bekleyen duruşu yüzünden mi takmıştı papaz bey bu lakabı bilinmez ama ispinoz, babası öldüğünden beri herkese kendini böyle tanıtırmış.
bizimki liseyi ankara’da yatılı okuduktan sonra, üniversite için istanbul’a geri döndüğünde, bordo kazaklar giyip kötü şiirler yazmaya başladı. malum olaylardan çok sonra bir gün kuzguncuk’ta karşılaştık. o zamanlar tuna’yla çok sık gittiğimiz bir pastaneye gelmişti karısıyla. fonda, baş parmak kanserinin son aşamasına gelmiş başbakanımız pastane televizyonundan ulusa sesleniyordu. ayaküstü biraz konuştuk. ispinoz ve karısı gittiğinde ağzımda meyveli pastadan geriye sadece ananas tadı kalmıştı ve herkes bilir, ananastan nefret ederim.
iyi kumarbaz oyun bitmeden masadan kalkmaz, çok iyi kumarbaz için oyun hiçbir zaman bitmiş sayılmaz der joker. buna karşılık türklerin bi’ lafı vardır; yenilen pehlivan güreşe doymaz. bilmiyorum, bence joker daha afili konuşuyor ama sebep her neyse ben masadan kalkmadım. oysa sinek 3’ü kağıt kararken bile görmüyordum.
ispinoz’un öldüğünü çok sonra öğrendim. karısıyla gittikleri tatilde denizde kalp krizi geçirmiş. o gece rüyamda, yakalarına sinek üç iğnelemiş insanlar gördüm. ibadet ediyorlardı; sinek üç olmayan bir desteyle joker’in kurallarını belirlediği bir oyun oynayarak. masalar 51 kişiden oluşuyordu, herkesin elinde bir kağıt. deste karılıyor, yeniden dağıtılıyor. bir daha, sonra bir daha.
sinek 3’ü bulan kazanır der joker.
kupa
14 ekim 1978, saat sabahın 5’i, gözlerim izmarit gibi olmuş. o zamanlar sezen aksu ilk albümü serçe’yi henüz çıkarmış; kaybolan yıllar dinliyoruz sabah akşam, memlekette hüzün ve keder salgın hastalık boyutunda. dönemin başbakanı ecevit, halkı mutlu olmaya çağırıyor. her zaman söylerim, karaoğlan bu milletin başına gelen sayılı güzel şeylerden biri. mahallelere, okullara psikologlar gönderiyor. çikolata ve muz sudan ucuz. lakin her yerde bangır bangır çalan şu uğursuz şarkıyı susturmaya kimsenin gücü yetmiyor. hummalı bir iç savaş bu. sezen aksu, koca bir ülkenin hakkından geliyor, halk çaresiz teslim olmuş. dönüşü yok.
işte o 14 ekim günü ben, tekirdağ’dan bulgaristan’a giden bir otobüsteyim, türk radyolarından ve kaybolan yıllar belasından 100 km hızla uzaklaşıyorum. sabah 11’de, istavroz’la tuna’nın bir kolu olan ogosto kıyısında buluşuyoruz. hristiyan din okuluna gitmek üzere 1972’de kumköy’den ayrıldığından beri ilk defa görüyorum onu. tam 6 senede kim bilir kaç tane kağıt, ne kadar acı çektim.
istavroz’la annelerimiz arkadaştı, biz de ara sıra mahallede maç yapardık ama o daha çok bir köşede incil okumayı yeğlerdi. çizgili penye şortu ve beyaz tişörtüyle 6 yaşında hatırlıyorum onu hep. pek konuşmadık, arkadaş olamadık ama öyle bir yakınlık vardı aramızda. ben türlü yaramazlıklar yapardım, hiç ispiyonlamazdı, beraberken sessiz durmaya tahammülümüz vardı. dip dibe tam 13 sene geçirdik. 72’nin ağustos’unda vedalaşırken 19 yaşındaydı, 6 yaşındaki halini öper gibi öptüm onu. küçük bir bavulu ve elinde okul evraklarını taşıdığı bir torba vardı. otobüs kalkarken karar verdim, o benim iyi yanımdı, sol yanağımdı, hint kenevirimdi, en iyi arkadaşımdı.
işte bu yüzden, ülke bir şarkının sebebine yokluktan ve depresyondan kırılırken ne yaptım ne ettim, kalktım onun yanına geldim. o, o kadar güçlüdür ki seni hep kendine çeker der joker. istavroz genç bir kupa papazı olmuştu.
kupa papazını bana getiren, bu eli alır der joker. en iyi arkadaş, en iyi hikayenin kahramanıdır der istavroz.
karo
oyunun başından beri, ama en, en başından beri, bana bir kere bile gelmemiş bir iskambil kağıdı daha var o da karo sekiz. hayri başımda dikilmiş, at yarışı izler gibi, her elimi desteden alışımda ah ulan diye tıslıyor. hayri’ye dikkatli bakanlar, konuştuktan sonra ağzının içine giren kırmızı yılan dilini rahatlıkla görebilirler. dudaklarımı hiç oynatmadan, kırmızı rujumun kenarıyla gülümsüyorum ben de. kaç el oldu diye bir vızırtı. bu adam şimdi keşfettiğim bir tür olan yılan sineği. kesin.
nasıl olduysa, karo sekizi bir kere bile görmeden o akşam tüm masayı perişan ettim ama aklım onda. bir kör karo sekiz.
hayali çizgili ishak kuşumla salondan çıkıp arabama yürüdük. ilk iş, üzerinde sahte bi’ telefon numarası yazan, sol arka camdaki satılık ilanını çıkarttım. arabaya yaslanıp birer djarum super yaktık. ishak henüz sigarayı bırakmamıştı, ben de böyle zamanlarda ona eşlik ediyordum. ufuktaki tatlı kızıllığı izliyorduk, tatlı tatlı uykumuz vardı. 8 temmuz 2008, ankara’nın tepesindeyiz. ishak benim her şeyim, ben ishak’ın karın boşluğuyum.
tanıştığımızda çok gençtik, kısa bir zaman sonra hayri’nin kumarhanesine birlikte gitmeye başladık. hiç yenilmiyordum, hayri benden hem nefret ediyordu, hem de vazgeçemiyordu. kumarhanede tavşan görevi görüyordum. bütün kumarbazlar bana bilenmişti, herkesin tek hedefi beni yenmekti. kumardan anladığım falan yoktu, arkamda ishak vardı sadece. muhteşem matematiği ve kartlar üzerinde sahip olduğu etki sayesinde herkesi alt etmemi sağlıyordu. ben kumarı sevmiyordum, kazandıktan sonra salondakilerin yüzlerinde beliren saygıyla karışık nefret ifadesine bağımlı olmuştum. şörhet sersemliği bana ishak’ı unutturuyordu, bütün bu mucizeleri ben hallediyorum zannediyordum. bana aşık olduğu için duruma katlanmak zorunda olduğunu da biliyordum. ben de ona aşıktım, detaylar umrumda değildi. o akşam yine kazanmıştım ama nedense karo sekiz bir türlü gelmiyor, hep son dakikada joker sayesinde yırtıyordum. bencilliğime ve vurdumduymazlığıma kızdığı için beni cezalandırmaya çalıştığını zannetmiştim, hiç tanımıyordum onu. üzerinde bi’ durgunluk, soğukluk vardı lakin benden başka bir şeye üzülebileceğini, mutsuz olabileceğini düşünmüyordum bile. o gece, bana lakin dedirtebilecek antikalıkta, sisli bir geceydi.
çok sonraları öğrendim ki meğer o akşam, o meşhur akşammış. herkes oyundan kalkmış, her şey bitmiş. o gece uykumun ilk rüyasında ishak bana karo sekiz’in yerini fısıldıyor; karo sekizi bulmak isteyenler, evlerinin tavanlarına bakabilirler.
joker
ne iskambil kağıtlarının kralıyım ne de alim bir bilge, şanslı bir soytarıyım sadece der joker.
bugünden çok çok önce, bugün libya’nın bulunduğu coğrafyada, tüm avrupa, anadolu ve asya’yı yöneten büyük şarlotya krallığı’nın merkezi bulunuyordu.
ve hazin bir haziran sabahı, mısır’dan, neredeyse tüm dünyaya yayıldı koca bir titeşim. evler, atlar, insanlar, ağaçlar, kediler, balıklar, kuşlar, kısacası gözün görebildiği her şey oldu görünmez. sadece bir kişi, şans eseri kaldı hayatta. gözünün görebildiği dünyada yapayalnız, tüm gezegeni taşıyordu omuzlarında. böyle geçti günler. sonra tek bir canlı görmek umuduyla yürüyüp kilometrelerce, geldi fas’a. yolda hayatını, tanıdığı herkesi çizmişti kağıtlara. sevgilisini özlediğinde sarılıyordu kupa kızına, savaş çıktığında maça papaza veriyordu haber. kral gibi halka mı seslenecek, diziyordu sinekleri önüne. soylularla şarap mı içecek, karoları ayırıyordu desteden. yürüye yürüye bir zaman sonra kavuştu insanlığa ve filozof yönüyle, oldu endülüs medresesinde hoca. bahsetti tüm meraklılara sırlarla dolu joker’in zamansız hikayesinden.

* tüm bu olan biten, jostein gaarder’in, iskambil kağıtları’nın esrarı kitabı yüzünden olup bitmiştir, kendisine, bana bu kitabı okutan çağrı’ya ve bu yazıyı yazdıran vera’ya benden mor gazoz lütfen. teşekkürler.